По всей Италии рассказывают историю о трёх апельсинах. Но вот удивительно – в каждой местности её рассказывают по своему. Мы выслушали все эти сказки и теперь знаем, как всё случилось на самом деле.

Жили когда-то король и королева. Был у них дворец, было королевство, были, конечно, и подданые, а вот детей у короля и королевы не было.

Bütün İtalya’da üç portakal hikâyesi anlatılır. Ama ne ilginçtir ki bu hikâyenin her bölgede kendine has bir anlatımı vardır. Bütün bu hikâyeleri pür dikkat dinledik ve şimdi her şeyin nasıl olduğunu biliyoruz.

Bir zamanlar bir kral ve kraliçe varmış. Onların sarayı ve krallığı varmış. Tabiki de kralın yardımcıları da varmış, fakat kralla kraliçenin hiç çocuğu yokmuş.

Однажды король сказал:

-Если бы у нас родился бы сын, я поставил бы на площади перед дворцом два фонтана. И било бы из одного вино, а из другого золотистое оливковое масло. Семь лет приходили бы к нему женщины и благословляли бы моего сына.

Bir gün kral şöyle demiş:

-Eğer bir gün oğlumuz olursa, sarayın önündeki meydana iki tane çeşme dikeceğim. Çeşmelerin birinden şarap diğerinden ise altından zeytinyağı akacak. Kadınlar yedi yıl boyunca bu çeşmeye gelerek oğlumu kutsayacaklar.

Скоро у короля и королевы родился прехорошенький мальчик.

Счастливые родители выполнили свой обет, и на площади забили два фонтана. В первый год фонтан вина и масла вздымались выше дворцовой башни. На следующий год они стали пониже. Словом, королевский сын, что ни день, становился больше, а фонтаны – меньше.

На исходе седьмого года фонтаны уже не били, из них по капле сочилось вино и масло.

Çok geçmeden kralla kraliçenin çok güzel bir erkek çocuğu olmuş.

Mutlu anne ve baba sözlerini yerine getirmişler ve meydana iki tane çeşme yaptırmışlar. İlk yıl çeşmeden akan şarap ve yağ saray kulesinden bile yüksekten akıyormuş. Ertesi yıl ise azalmış. Deyim yerindeyse, kralın oğlu büyüdükçe çeşmelerden akan azalıyormuş.

Yedinci yılın sonunda çeşmeler artık kurumak üzereymiş, şarap ve yağ damlalar ile akıyormuş.

Как-то королевский сын вышел на площадь поиграть в кегли. А в это самое время к фонтану притащилась седая сгорбленная старушонка. Она принесла с собой губку и два глиняных кувшина. По каплям губка впитывала то вино, то масло, а старуха выжимала ее в кувшин.

Кувшины почти наполнились. И вдруг – трах! – оба разлетелись в черепки. Вот так меткий удар! Ото королевский сын целился большим деревянным шаром в кегли, а попал в кувшины. В тот же миг иссякли и фонтаны, они уже не давали ни капли вина и масла. Ведь королевичу как раз в эту минуту исполнилось ровно семь лет.

Bir gün kralın oğlu meydana şişe devirmece (bowling) oynamaya çıkmış. Tam o sırada yaşlı, gri saçlı, kambur bir kadın ağır ağır çeşmeye geliyormuş. Yanında da bir sünger ve iki tane testi getirmiş. Sünger hem damlayan şarabı ve hem de yağı içine çekiyor yaşlı kadınsa onları testinin içine sıkarak akıtıyormuş.

Testiler neredeyse dolmuştu. Fakat birden – Güüm! Her ikisi de parçalarına ayrılmış. Ne vuruş ama! Kralın oğlu oyun oynarken büyük ahşap bir topla nişan almış ve testiyi vurmuş. O anda çeşmeler de kurumuş ve ne bir damla şarap ne de yağ verir olmuşlar. Prens tamda o anda yedi yaşına girmiş.

Старуха погрозила скрюченным пальцем и заговорила скрипучим голосом:

-Слушай меня, королевский сын. За то, что ты разбил мои кувшины, я положу на тебя заклятие. Когда тебе наступит трижды семь лет, на тебя нападет тоска. И станет она тебя терзать, пока ты не найдёшь дерево с тремя апельсинами. А когда ты найдёшь дерево и сорвёшь три апельсина, тебе захочется пить. Тогда-то мы и посмотрим, что будет.

Старуха злорадно засмеялась и поплелась прочь.

Yaşlı kadın yamuk parmağını sallayarak sert bir sesle şöyle demiş:

-Kralın oğlu, beni iyi dinle. Testimi kırdığın için seni lanetleyeceğim. Üç kez yedi yaşını doldurduğun zaman inanılmaz bir keder düşecek üstüne. Ve bu keder üç portakallı ağacı bulana kadar sana ıstırap verecek. Ağacı bulup üç portakalı kopardığın anda ise susayacaksın. İşte o zaman ne olacağını göreceğiz.

Yaşlı kadın alaycı bir şekilde gülerek oradan uzaklaşmış.

А королевский сын продолжал играть в кегли и через полчаса уже забыл и о разбитых кувшинах, и о старухином заклятьи.

Вспомнил о нем королевич, когда ему исполнилось трижды семь – двадцать один год. Напала на него тоска, и ни охотничьи забавы, ни пышные балы не могли ее развеять.

– Ах, где найти мне три апельсина! – повторял он.

Kralın oğlu ise şişe devirmece oynamaya devam etmiş ve yarım saat sonra kırılan testiler ve yaşlı kadının lanetini unutmuş bile.

Prens üç kez yedi yaşına girdiğinde – yirmi bir yaşındayken lanet aklına gelmiş. Ansızın bir keder düşmüş ve ne ava gitmek ne de ihtişamlı balolar prensin üzüntüsünü giderememiş.

-Ah, nerede bulabilirim ki üç portakallı ağacı – diye tekrar edip durmuş.

Услышав это, отец-король и мать-королева сказали:

-Неужели мы пожалеем для своего дорогого сына хоть три, хоть три десятка, хоть три сотни, хоть три тысячи апельсинов!

И они навалили перед королевичем целую гору золотистых плодов. Но королевич только покачал головой.

-Нет, это не те апельсины. А какие те, что мне нужны, и сам не знаю. Оседлайте коня, я поеду их искать.

Bunu duyan baba-kral ve anne-kraliçe şöyle demişler:

-Biz sevgili oğlumuzun önüne değil üç tane, üç dizine, üç yüz tane, üç bin tane portakal getirip sereriz!

Ve kralla kraliçe prensin önüne bir sürü altın meyve sermiş. Ama prens yalnızca kafasını sallamış ve şöyle demiş:

-Hayır, bunlar o portakallar değil. Hangilerine ihtiyacım olduğunu aslen bende bilmiyorum. Atımı hazırlayın, onları aramaya çıkacağım.

Королевичу оседлали коня, он вскочил на него и поехал. Ездил, ездил он по дорогам, ничего не нашёл. Тогда свернул королевич с дороги и поскакал напрямик. Доскакав до ручья вдруг слышит тоненький голосок:

-Эй, королевский сын, смотри, как бы твой конь не растоптал моего домика!

Посмотрел королевич во все стороны – никого нет. Глянул под копыта коню – лежит в траве яичная скорлупка.

Prense atını hazırlamışlar, atına binip gitmiş. Yol boyu gitmişte gitmiş ama hiçbir şey bulamamış. Bunun üzerine prens yoldan dönerek atını dosdoğru sürmeye başlamış. Dereye vardığında ince bir ses işitmiş:

-Hey, kralın oğlu, dikkat ette atın evimi ezmesin!

Prens her tarafa bakmış ama kimse yok. Atın toynaklarının altına baktığında ise çimlerin üzerinde yumurta kabuğu görmüş.

Спешился он, наклонился, видит – сидит в скорлупке фея. Удивился королевич, а фея говорит:

-Давно у меня в гостях никто не бывал, подарков не приносил.

Тогда королевич снял с пальца перстень с дорогим камнем и надел фее вместо пояса. Фея засмеялась от радости и сказала:

– Знаю, знаю, что ты ищешь. Добудь алмазный ключик и ты попадешь в сад. Там висят на ветке три апельсина.

Atından inmiş, eğilmiş ve kabuğun içindeki periyi görmüş. Prens şaşırmış, peri ise şöyle demiş:

-Uzun zamandır kimse ziyaretime gelmedi, hediye getirmedi.

Bunun üzerine prens parmağındaki pahalı taşla kaplı olan yüzüğünü çıkarmış ve periye takmış. Peri sevinçten gülmeye başlamış ve şöyle demiş:

-Aradığın şeyin ne olduğunu biliyorum. Elmas anahtarı al ve bahçeye gir. Orada dalda duran üç portakal var.

-А где же найти алмазный ключик? – спросил королевич.

-Это, наверно, знает моя старшая сестра. Она живет в каштановой роще.

Юноша поблагодарил фею и вскочил на коня. Вторая фея и вправду жила в каштановой роще, в скорлупке каштана. Королевич подарил ей золотую пряжку с плаща.

– Спасибо тебе, – сказала фея, – у меня теперь будет золотая кровать. За это я тебе открою тайну. Алмазный ключик лежит в хрустальном ларце.

Prens sormuş:

-Elmas anahtarı nerede bulabilirim?

-Muhtemelen ablam biliyordur. O kestane korusunda yaşar.

Genç adam periye teşekkür etmiş ve atına atlamış. İkinci peri gerçekten de kestane korusundaki kestane kabuğunda yaşıyormuş. Prens pelerininden çıkardığı tokayı ona hediye etmiş.

-Teşekkür ederim, Şimdi altın bir yatağım olacak. Bunun için sana sırrı açıklayacağım. Elmas anahtar tabutun içinde. – demiş.

-А где же ларец? – спросил юноша.

-Это знает моя старшая сестра, – ответила фея. – она живет в орешнике.

Королевич розыскал орешник. Самая старшая фея устроила себе домик в скорлупке лесного ореха. Королевский сын снял с шеи золотую цепочку и подарил её фее.

-Kristal tabut nerede? Diye sormuş genç.

-Bunu ablam biliyor. O fındık ağacında yaşıyor. Diye yanıtlamış peri.

Prens fındık ağacını bulmuş, En büyük peri kendisine fındıkkabuğundan küçük bir ev yapmış. Kralın oğlu boynundaki altın zinciri çıkarmış ve onu periye hediye etmiş. 

Фея подвязала цепочку к ветке и сказала:

– Это будут мои качели. За такой щедрый подарок я скажу тебе то, чего не знают мои младшие сёстры. Хрустальный ларец находится во дворце. Дворец стоит на горе, а та гора за тремя горами, за тремя пустынями. Охраняет ларец одноглазый сторож. Запомни хорошенько: когда сторож спит – глаз у него открыт, когда не спит – глаз закрыт. Поезжай и нечего не бойся.

Peri zinciri dala bağlamış ve şöyle demiş:

-Bu benim salıncağım olacak. Bu cömert hediye için küçük kız kardeşlerimin bilmediklerini sana söyleyeceğim. Kristal tabut sarayda. Saray ise dağda. Üç dağ ve üç çölün ardındaki dağda. Tabutu tek gözlü muhafız koruyor. Sakın unutma: muhafız uyurken gözü açıktır, uyumadığında ise kapalı. Git ve hiçbir şeyden korkma.

Долго ли ехал королевич, не знаем. Только перевалил он через три горы, проехал три пустыни и подъехал к той самой горе. Тут он спешился, привязал коня к дереву и оглянулся. Вот и тропинка. Совсем заросла она травой, – видно, в этих краях давно никто не бывал. Пошел по ней королевич. Ползет тропинка, извиваясь, как змея, всё вверх да вверх. Королевич с неё не сворачивает. Так и довела его тропинка до вершины горы, где стоял дворец. Prens ne kadar süre gitti bilinmez. Üç dağı da üç çölü de geçtikten sonra aradığı dağa ulaşmış. Atından inmiş, onu ağaca bağlamış ve etrafa bir göz atmış. Patikayı görmüş. Tamamen uzun otlarla kaplanmış, bu yoldan uzun zamandır kimsenin geçmediği belliymiş. Prens bu yoldan gitmiş. Otların çok fazla uzadığı bu yoldan bir yılan edasıyla süzülerek geçmiş. Prens dümdüz gitmiş. Böylece patika onu sarayın bulunduğu dağın zirvesine götürmüş.
Пролетала мимо сорока. Королевич попросил её:

– Сорока, сорока, загляни в дворцовое окошко. Посмотри, спит ли сторож.

Сорока заглянула в окошко и закричала:

– Спит, спит! Глаз у него закрыт!

– Э, – сказал себе королевич, – сейчас не время входить во дворец.

Önünden bir saksağan geçmiş. Prens ondan rica etmiş:

-Saksağan, saksağan, saray penceresine bir göz at. Bak bakayım muhafız uyuyor mu?

Saksağan pencereden bakmış ve bağırmış:

-Uyuyor, uyuyor! Gözü kapalı!

-Prens, Eh, şimdi saraya girme zamanı değil demiş kendi kendine.

Подождал он до ночи. Пролетала мимо сова. Королевич попросил её:

– Совушка, сова, загляни в дворцовое окошко. Посмотри, спит ли сторож.

Сова заглянула в окошко и проухала:

– Ух-ух! Не спит сторож! Глаз у него так на меня и смотрит.

– Вот теперь самое время, – сказал себе королевич и вошел во дворец.

Gece olana kadar beklemiş. Önünden bir baykuş geçmiş. Prens ondan rica etmiş:

-Baykuşçuğum, baykuş, sarayın penceresine bir göz at. Muhafız uyuyor mu diye bir bak.

Baykuş pencereden bakmış ve huulamış.

-Uhh, uh! Muhafız uyumuyor! Gözü öylece bana bakıyor.

Prens kendi kendine ‘’İşte şimdi tam zamanı’’ demiş ve girmiş saraya.

Там он увидел одноглазого сторожа. Около сторожа стоял трехногий столик, на нем хрустальный ларчик. Королевич поднял крышку ларчика, вынул алмазный ключик, а что открывать им – не знает. Стал он ходить по дворцовым залам и пробовать, к какой двери подойдет алмазный ключик. Перепробовал все замки, ни к одному ключик не подходит. Осталась только маленькая золотая дверка в самом дальнем зале. Вложил королевич алмазный ключик в замочную скважину, он пришелся, как по мерке. Дверца сразу распахнулась, и королевич попал в сад. Orada tek gözlü muhafızı görmüş. Muhafızın yanında üçayaklı bir masa duruyormuş, üzerinde ise kristal tabut. Prens tabutun kapağını kaldırmış, içinden neyi açacağını bilmediği elmas anahtarı çekip çıkarmış. Saray koridorlarında yürümeye başlayan prens elmas anahtarın hangi kapıya uyacağını bulmaya çalışmış. Bütün kilitleri denemiş denemesine ama anahtar hiç birine uymamış. Geriye yalnızca en uzak koridordaki küçük, altın kapı kalmış. Prens elmas anahtarı anahtar deliğine yerleştirmiş, anahtar deliğe cuk diye oturmuş. Kapı anında açılmış ve prens bahçeye girmiş.
Посреди сада стояло апельсиновое дерево, на нём росли всего-навсего три апельсина. Но какие это были апельсины! Большие, душистые, с золотой кожурой.

Словно всё щедрое солнце Италии досталось им одним. Королевский сын сорвал апельсины, спрятал их под плащ и пошёл обратно.

Только королевич спустился с горы и вскочил на коня, одноглазый сторож закрыл свой единственный глаз и проснулся. Он сразу увидел, что в ларце нет алмазного ключика. Но было уже поздно, потому что королевич скакал во весь опор на своем добром коне, увозя три апельсина.

Bahçenin ortasında üzerinde hepi topu üç tane portakalın yetiştiği bir portakal ağacı duruyormuş.Ama ne portakallarmış be! Büyük, güzel kokulu, altın kabuklu!

Deyim yerindeyse İtalya’nın cömert güneşi yalnızca onları ısıtmış. Kralın oğlu portakalları koparmış, pelerinin altında saklamış ve geri dönmek üzere yola koyulmuş.

Prens dağdan inip atına binmek üzereymiş ki muhafız tek olan gözünü kapatmış ve uyanmış. Direk tabutun içinde elmas anahtarın olmadığını görmüş. Fakat artık çok geçti, çünkü prens o sırada üç portakalla birlikte iyi atında dörtnala gidiyormuş.

Вот перевалил он одну гору, едет по пустыне. День знойный, на лазурном небе ни облачка. Раскалённый воздух струится над раскалённым песком.

Королевичу захотелось пить. Так захотелось, что ни о чём другом он и думать не может.

Да ведь у меня есть три апельсина! – сказал он себе. – Съем один и утолю жажду!

Едва он надрезал кожуру, апельсин распался на две половинки. Из него вышла красивая девушка.

Dağı geçip çölde gidiyormuş. Bunaltıcı bir günmüş, masmavi gökyüzünde tek bulut bile yok. Bu bunaltıcı hava sıcak kumların üzerinden akıp gidiyormuş.

Prens su içmek istemiş. Öyle bir susamış ki bundan başka bir şey düşünemez olmuş.

Kendi kendine ‘’Tabi ya üç tane portakal var bende.’’ Demiş.

-Birini yiyip susuzluğumu gidereceğim.

Güç bela kabuğunu soyduktan sonra portakal iki parçaya ayrılmış. İçinde güzel bir kız çıkmış.

– Дай мне пить, – попросила она жалобным голосом.

Что было делать королевичу! Он ведь и сам сгорал от жажды.

– Пить, пить! – вздохнула девушка, упала на горячий песок и умерла.

Погоревал над ней королевич и поехал дальше. А когда оглянулся, то увидел, что на том месте зеленеет апельсиновая роща. Королевич удивился, но назад возвращаться не стал.

Ağlamaklı bir sesle ‘’ Bana içecek bir şey ver’’ demiş.

Prens ne yapacaktı şimdi? Kendisi de suzukluktan yanıyordu.

‘’ İçmek istiyorum, içmek istiyorum’’ diye iç çekmiş kız ve sıcak kumun üzerine düşüp ölmüş.

Prens güzel kıza çok üzülmüş ve yola devam etmiş. Etrafına baktığında ise aynı yerde bir portakal bahçesinin yeşerdiğini görmüş. Prens şaşırmış ama geri dönmemiş.

Скоро пустыня кончилась, юноша подъехал к лесу. На опушке приветливо журчал ручеёк. Королевич бросился к ручью, сам напился, вволю напоил коня, а потом сел отдохнуть под раскидистым каштаном. Вынул он из-под плаща второй апельсин, подержал его на ладони, и стало томить королевича любопытство так же сильно, как недавно томила жажда. Что скрыто за золотой кожурой? И королевич надрезал второй апельсин. Çok geçmeden çöl bitmiş, genç adam ormana yanaşmış. Yolun kenarında bir dere neşeyle çağıldıyormuş. Prens hemen dereye koşmuş, kendisi de atı da doya doya dereden su içmişler ve sonra dinlenmek için kestane ağacının altına oturmuş. Pelerinin altından ikinci portakalı çıkarmış ve avucunda tutmuş ve prensi bir merak sarmış. Az önce nasıl susuzluktan ölüyorsa şimdi de meraktan ölüyormuş.Acaba altın kabuğun altında ne saklıydı? Böylelikle prens ikinci portakalı da kesmiş.
Апельсин распался на две половинки, и из него вышла девушка. Она была еще красивее, чем первая.

– Дай мне пить, – сказала девушка.

– Вот ручей, – ответил королевич, – вода его чиста и прохладна.

Девушка припала к струе и мигом выпила всю воду из ручья, даже песок на дне его стал сухим.

– Пить, пить! – опять застонала девушка, упала на траву и умерла.

Portakal iki parçaya ayrılmış ve içinden bir kız çıkmış. Bu kız birincisinden daha da güzelmiş.

Kız: ‘’Bana içecek bir şey ver’’ demiş.

-İşte dere, suyu temiz ve serin. Demiş prens.

Kız bir anda akıntıya kapılmış ve deredeki bütün suyu içmiş, hatta derenin altındaki kum bile kurumuş.

İçecek, içecek! Diye inlemiş kız tekrardan, yere düşmüş ve ölmüş.

Королевич очень огорчился и сказал:

– Э, нет, уж теперь-то я и капли воды в рот не возьму, пока не напою третью девушку из третьего апельсина!

И он пришпорил своего коня. Проехал немного и оглянулся. Что за чудо!

По берегам ручья стеной встали апельсиновые деревья. Под густой зеленью их веток ручей наполнился водой и опять запел свою песенку.

Но королевич и тут не стал возвращаться. Он поехал дальше, прижимая к груди последний апельсин.

Prens çok üzülmüş ve şöyle demiş:

-Ah, hayır, bundan böyle üçüncü portakaldan çıkan üçüncü kız kanıncaya kadar ağzıma bir damla su bile koymayacağım!

Ve kralın oğlu atını mahmuzlamış. Biraz gittikten sonra etrafına bakmış, birde ne görsün. Nasıl bir mucize bu! Derenin kıyısında portakal ağaçları çıkmaya başlamış.  

Sığ bitkilerin altındaki dere suyla dolmuş ve yine neşeyle çağıldıyormuş.

Fakat prens geri dönmemiş. Son portakalı göğsüne basarak, yola devam etmiş.

Как он страдал в пути от зноя и жажды, – и рассказать невозможно. Однако, рано или поздно, доскакал королевич до реки, что протекала у границ его родного королевства. Здесь он надрезал третий апельсин, самый большой и спелый. Апельсин раскрылся, словно лепестки, и перед королевичем появилась девушка невиданной красоты. Уж на что были хороши первые две, а рядом с этой показались бы просто дурнушками. Королевич взора не мог от неё отвести. Лицо её было нежнее цветка апельсинового дерева, глаза зелёные, как завязь плода, волосы золотые, словно кожура спелого апельсина. Yolda giderken susuzluktan ve sıcaktan çok çekmişti ki bunu anlatmak mümkün değil.Fakat bir süre sonra prens nihayet doğduğu krallığın sınırında akan nehre ulaşmış. Burada içlerinde en büyük ve olgun olan üçüncü portakalı kesmiş. Portakal yaprak gibi açılmış, prensin önünde daha önce görülmemiş güzellikte bir kız belirmiş. Bu kız öyle güzelmiş ki ilk iki kız onun yanında çirkin kalırmış. Prens gözlerini ondan alamamış. Bu eşsiz güzellikteki kızın yüzü portakal ağacının çiçeklerinden daha narin, gözleri filizlenen yemişler gibi yeşil, saçları ise tıpkı olgun portakalın kabuğu gibi altın rengiymiş.
Королевский сын взял ее за руку и подвел к реке. Девушка наклонилась над рекой и стала пить. Но река была широка и глубока. Сколько ни пила девушка, воды не убывало.

Наконец красавица подняла голову и улыбнулась королевичу.

– Спасибо тебе, королевич, за то, что дал мне жизнь. Перед тобой дочь короля апельсиновых деревьев. Я так долго ждала тебя в своей золотой темнице!

Да и сёстры мои тоже ждали.

Kralın oğlu kızın elinden tutmuş ve onu nehre götürmüş. Kız nehre doğru eğilmiş ve sudan içmeye başlamış.

Ama nehir geniş ve derinmiş. Bu yüzden de kız ne kadar içerse içsin su azalmıyormuş.

Nihayet güzel kız başını kaldırmış ve prense gülümsemiş.

-Hayatımı kurtardığın için teşekkürler prens. Karşında portakal ağaçlarının kralının kızı duruyor. Uzun zamandır altın zindanda gelmeni bekliyordum!

Ve kız kardeşlerimde bekliyordu.

– Ах, бедняжки, – вздохнул королевич. – Это я виноват в их смерти.

– Но ведь они не умерли, – сказала девушка. – Разве ты не видел, что они стали апельсиновыми рощами? Они будут давать прохладу усталым путникам, утолять их жажду. Но теперь мои сёстры уже никогда не смогут превратиться в девушек.

– А ты не покинешь меня? – воскликнул королевич.

– Не покину, если ты меня не разлюбишь.

Prens: ah, zavallıcıklar, onların ölmesi benim hatam. Diyerekten iç çekmiş.

-Ama onlar ölmedi ki demiş kız. Görmedin mi? Onlar portakal ağaçlarına dönüştüler. Kız kardeşlerim yorgun gezginleri serinletip onların susuzluklarını giderecekler. Ama şimdi kız kardeşlerim asla gerçek bir kıza dönüşemeyecekler.

Prens: beni terk etmeyecek misin? Diye haykırmış.

-Eğer beni sevmeyi bırakmazsan terk etmeyeceğim.

Королевич положил руку на рукоять своего меча и поклялся, что никого не назовёт своей женой, кроме дочери короля апельсиновых деревьев.

Он посадил девушку впереди себя на седло и поскакал к родному дворцу.

Вот уже заблестели вдали дворцовые башенки. Королевич остановил коня и сказал:

– Подожди меня здесь, я вернусь за тобой в золотой карете и привезу тебе атласное платье и атласные туфельки.

Prens elini kılıcının kabzasına koymuş ve portakal ağaçlarının kralının kızı dışında kimseye karısı dememeye yemin etmiş.

Kızı önündeki eyere oturtmuş ve kendi sarayına doğru yola koyulmuş.

Çok geçmeden uzakta sarayın kuleleri görünmeye başlamış. Prens atını durdurmuş ve şöyle demiş:

-Beni burada bekle, altın bir arabada senin için geri döneceğim ve sana atlas kumaştan bir elbiseyle ayakkabı getireceğim.

– Не надо мне ни кареты, ни нарядов. Лучше не оставляй меня одну.

– Но я хочу, чтобы ты въехала во дворец моего отца, как подобает невесте королевского сына. Не бойся, я посажу тебя на ветку дерева, вот над этим прудом. Тут тебя никто не увидит.

Он поднял её на руки, посадил на дерево, а сам въехал в ворота.

В это время хромоногая, кривая на один глаз служанка пришла к пруду полоскать бельё. Она наклонилась над водой и увидела в пруду отражение девушки.

-Ne araba ne de giysi istiyorum. En iyisi sen beni burada yalnız bırakma.

-Ama ben senin babamın sarayına prensin gelinine yakışır şekilde girmeni istiyorum. Korkma, seni işte şırada gölün üzerindeki bir ağacın dalına koyacağım. Seni burada kimse göremez.

Prens kızı kollarına alarak ağaca koymuş kendisiyse kapıdan girmiş.

Bu sırada topal, tek gözü eğri bir hizmetçi elbiseleri durulamak için göle gelmiş. Suya eğildiğinde gölün üzerinde kızın yansımasını görmüş.

– Неужели это я? – закричала служанка. – Как я стала прекрасна! Верно, само солнце завидует моей красоте!

Служанка подняла вверх глаза, чтобы посмотреть на солнце, и заметила среди густой листвы девушку. Тут служанка поняла, что видит в воде не своё отражение.

– Эй, кто ты такая и что тут делаешь? – со злобой крикнула служанка.

– Я невеста королевского сына и жду, когда он приедет за мной.

Служанка подумала: Вот случай перехитрить судьбу.

Hizmetçi: ‘’bu gerçekten de ben miyim?’’ diye bağırmış. Ne kadar da güzelleşmişim! Güneş bile güzelliğimi kıskanıyor olmalı!

Hizmetçi güneşe bakmak için kafasını kaldırmış ve gür yaprakların arasındaki kızı fark etmiş ve o anda suda gördüğünün kendi yansıması olmadığını anlamış.

-Hey, sende kimsin ve ne yapıyorsun burada? Öfkeli bir şekilde bağırmış.

-Ben prensin geliniyim, burada da onun gelmesini bekliyorum.

Hizmetçi: işte kaderi alt etmek için bir fırsat. Diye düşünmüş.

– Ну, это еще неизвестно, за кем он приедет, – ответила она и принялась изо всех сил трясти дерево.

Бедная девушка из апельсина старалась, как могла, удержаться на ветвях. Но служанка раскачивала ствол всё сильнее и сильнее. Девушка сорвалась с ветки и, падая, превратилась опять в золотистый апельсин.

Служанка живо схватила апельсин, сунула за пазуху и полезла на дерево. Только успела она примоститься на ветке, как подъехал королевич в карете, запряжённой шестёркой белых коней.

-Hıh, kimin için geleceği henüz belli değil. Demiş ve var gücüyle ağacı sallamaya başlamış.

Portakaldan gelen zavallı kız düşmemek için tutunabildiği kadar dallara tutunmaya çalışmış. Ama hizmetçi ağacın gövdesini daha da güçlü bir şekilde sallamaya başlamış. Kız daldan düşmüş ve düşerken de yeniden altın portakala dönüşmüş.

Hizmetçi portakalı tuttuğu gibi koynuna sokmuş ve ağaca tırmanmış. Dala tam yerleşmiş ki altı tane beyaz atın çektiği arabada prens yaklaşmış.

Королевичу ничего другого не оставалось, как везти ее во дворец. Ведь он поклялся на своем мече.

Отец-король и мать-королева очень огорчились, увидев невесту своего любимого сына. Стоило ездить за такой красоткой чуть не на край света! Но раз слово дано, надо его выполнять. Принялись готовиться к свадьбе.

Настал вечер. Весь дворец так и сиял огнями. Столы были пышно накрыты, а гости разряжены в пух и прах. Все веселились. Невесел был только королевский сын. Его томила тоска, такая тоска, будто он и не держал никогда в руках трёх апельсинов. Хоть снова садись на коня да поезжай неведомо куда, неизвестно за чем.

Prensin onu saraya götürmekten başka bir seçeceği yokmuş. Sonuçta kılıcı üzerine yemin etmişti.

Baba-kral ve anne-kraliçe çok sevdikleri oğullarının eşini görünce çok üzülmüşler. Böyle bir güzellik için dünyanın sonuna gitmeye değdi mi! Lakin bir kez söz verildiği zaman yerine getirmek gerekir. Düğün için hazırlıklara başlamışlar.

Akşam olmuş. Bütün saray ışıl ışıl parlıyormuş. Masalar yemeklerle donatılmış, misafirler ise zarif giysiler giymiş. Herkes eğleniyormuş. İçlerinde bir tek kralın oğlunun neşesi yokmuş. Prens sanki üç portakalı elinde hiç tutmamış gibi acı çekiyormuş. Bin atına tekrar çek git ne amaçla, nereye olduğuna bakmaksızın.

Тут ударили в колокол, и все сели за стол. А во главе стола посадили молодых. Слуги обносили гостей искусно приготовленными кушаньями и напитками.

Невеста попробовала одного кушанья, попробовала другого, но каждый кусок так и застревал у неё в горле. Ей хотелось пить. Но, сколько она ни пила, жажда не унималась. Тогда она вспомнила про апельсин и решила его съесть.

Çan çalmış ve herkes masaya oturmuş. Masanın başına gençleri oturtmuşlar. Hizmetçiler, ustalıkla hazırlanan yiyecek ve içecekleri konuklara götürüyorlarmış.

Gelin yemeklerden bir tanesinin tadına bakmış, diğerini denemiş, ama her parçada boğazına takılmış. Su içmek istemiş. Ama ne kadar içerse içsin susuzluğu gitmiyormuş. O anda portakalı hatırlamış ve onu yemeye karar vermiş.

Вдруг апельсин выкатился из её рук и покатился по столу, выговаривая нежным голосом: Кривая кривда сидит за столом, А правда с нею проникла в дом!

Гости затаили дыхание. Невеста побледнела. Апельсин прокатился вокруг стола, подкатился к королевичу и раскрылся. Из него вышла прекрасная дочь короля апельсиновых деревьев.

Королевич взял ее за руки и подвел к отцу и матери.

– Вот моя настоящая невеста!

Birden portakal elinden fırlamış ve masaya doğru yuvarlanmış, nazik bir sesle şöyle demiş: ‘’ tek gözü eğri yalan masada oturuyor, hakikat ise onunla eve girdi!

Konukların solukları kesilmiş. Gelinin yüzü beyazlamış. Portakal masanın etrafını dolaşarak prense doğru yuvarlanmış ve açılmış. İçinden portakal ağaçlarının kralının güzeller güzeli kızı çıkmış.

Prens kızı elinden tutmuş ve onu, babasıyla annesine götürmüş

-İşte benim gerçek eşim!

Злую обманщицу тотчас прогнали прочь.

 А королевич с девушкой из апельсина отпраздновали веселую свадьбу и прожили счастливо до глубокой старости.

Kötü kalpli yalancıyı hemen saraydan kovmuşlar.

Prens ve portakaldan çıkan kız ise neşeyle düğünü kutlamışlar ve bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

By Sergen ERZİ

Moldova'da üniversite eğitimimi İngiliz ve Rus dilleri edebiyatı ve öğretmenlik bölümü üzerine tamamlayıp halen Moldova'da yaşamaktayım. Aktif yaşamımda Moldova'da özel eğitim kurslarında yabancı öğrencilere Rusça ve Türkçe dersler vermekteyim. Edindiğim tecrübeler ve aldığım eğitim ışığında YouTube platformunda Rusça dersler yayınlamaktayım. Tüm bunlara ek olarak Rusça bilimsel makaleler, bitirme tezleri, dönem ödevleri hazırlamaktayım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir